Amerika’nın çok iyi tanıdığı bir mücevherat markası o. Adı “Gürhan”. Marka adı da sahibinden geliyor. Gürhan Orhan bir gün Kapalıçarşı’dayken eline saf altın geçiyor. Eğiyor, büküyor, elinden düşürmüyor. Bu parça onu o kadar etkiliyor ki şimdilerde kraliyet ailelerinden, Hollywood yıldızlarına ulaşan bir markanın doğuşuna vesile oluyor. Gürhan Mücevherat İstanbul’da başlayıp Amerika’da devam eden bir aşk öyküsüne de bulaşınca ortaya tadına doyum olmaz bir marka hikâyesi çıkıyor.

Gürhan Mücevherat’ın marka hikâyesini anlatır mısınız?
Nerede ve ne zaman kuruldu? Zamanla nasıl bir yol aldı? Gürhan Orhan: Saf altınla tanışmam 1994 senesinin sonlarına tekabül ediyor. Aşağı yukarı bir sigara paketi büyüklüğünde çok ince, astar tabir ettiğimiz bir levha. O zamanlar Kapalıçarşı’da bir arkadaşımın yanındaydım, saatlerle uğraşırdım. Orada biliyorsunuz, birileri gelip dükkânlara bir şeyler satabiliyor, o adam da gelip bu altın astarı satıyordu. Neyse tarttılar hesapladılar ve adam parçayı sattı, parasını aldı gitti. Parçayı inceledim biraz. Yumuşacık, nereye bükersen öyle kalan bir şeydi. İlk defa saf altına orada temas ettim. Çok çok keyifli bir malzemeydi. O esnada karar verdim ki ben bu malzeme ile bir şeyler yapacağım. Ertesi gün, oradaki arkadaşlarıma bana küçük bir atölye bulmaları için haber saldım. Minik bir dükkân buldular. Oraya kapandım ve aşağı yukarı 15 ay sonra oradan elimde bir yüzükle çıktım. Saatlerce çalışıyordum. Kapalıçarşı’da düşündüm ki birileri bana yardımcı olur, yol gösterir. Ama kimseden çıt çıkmıyordu. Önceleri zannettim ki bilgi saklanıyor. Sonra arkadaş oldum birtakım insanlarla, baktım gerçekten bilmiyorlar. Çünkü saf altınla kimse uğraşmamış. Babam o zamanlar hayattaydı. O bir takım araştırmalar yaptı. Osmanlıca okurdu, eski kitaplar buldu, bunlardan bir çok önemli bilgiler edindim; sahaflardan bir dolu kitap aldım. Özellikle arkeoloji kitapları… Binlerce yıl önce nasıl yapıldığını araştırarak başladım bu işe. Önce alet ve edevatları yaptım sonra gerisi geldi.

© gürhan jewellery

Burada başladıysanız Amerika’ya gitmenize ne vesile oldu?
Ben mal üretmeye başladıktan sonra Kapalıçarşı’daki mentorum Saatçi Ali, benim ürünlerimi kendi vitrinine koymayı teklif etti. Yaptığım ilk beşyüzük hemen satıldı. Yeniden yaptım; hep yüzük yapıyorum ama. Bu arada Bodrum’da dükkânı olan bir arkadaşım “Ne yaparsan koy bir kutunun içine kapağını açmadan alacağım”dedi. Kendime ahşaptan kutularyapmaya başladım. Ürünleri kutularıyla Bodrum’a gönderiyordum. Kapalıçarşı’da canım sıkılmaya başladı. Bana faydası olur derken zararı olmaya başladı çarşının. Taşınalım, dedik. Beşiktaş’ta bir apartmanın en üst dairesini tuttum, atölye yaptım orayı. Başladık imalata. Arkadaşım da Bodrum’daki o küçük dükkânını geliştirdi. Ancak bir zaman geldi, ürünleri sadece yazın almaya başlar oldu. İşte o zaman ihracat yolları aramaya başladım. Portekiz ve İspanya’ya ihracat yaptım. O arada, Bodrum dışında Türkiye’nin başka noktalarına da mal satmaya başladım.Bir gün Bodrum’daki dükkândan bir telefon aldım. Dediler ki bir turist kız geldi. 5-6 parçayı birden alacak ama senin telefonunu istiyor. Verin dedim, zaten ilk defa da olmuyordu böyle bir istek. Ürüne düşkün olanlar kaynağı bulup hem daha çeşitli hem daha ucuza takı almak isteyebiliyorlardı. Neyse aradan 20-25 gün geçti. Bir telefon geldi. “İngilizce konuşuyor musunuz” dedi telefondaki ses. “Konuşurum” dedim. Ben dedi sizin ürünlerinizi aldım Bodrum’dan. Hatırladım dedim ben de… Görüşmek istedi, memnuniyetle dedim. Dört arkadaşı ile birlikte buluşmaya geldi. Arkadaşları bir şeyler aldı, kendisi bir iki parça daha bir şeyler aldı. Bodrum’dan aldığı parçalardan birinde bir hata gördüm o sırada. Bunu ben alayım, yarın gelir otelde teslim ederim sana, dedim. Sultanahmet’te bir otelde kalıyorlardı. Ertesi gün götürdüm kolyeyi. Bu sefer öğle yemeği yedik. “Bu işi çok keyifle yapıyorsun ama eğer ticarete dökmek istersen New York’a gel”, dedi. O zaman yıl 1995. Bu görüşmeden sonra aradan iki yıl kadar geçti. Para tahsilatı problemli olmaya başlamıştı. Dedim bir de Amerika’ya gideyim bakayım. Şu kız bizi hala hatırlar mı acaba diyerek telefon açtım. Hemen hatırladı. 1997 yılının Şubat ayıydı. Düştüm Amerika yoluna… Yanıma da bir miktar mamul mal aldım. Ahşap kutuma koydum. Bana çok yardımcı oldu. Bir sürü yerden randevu almış, onlarla görüştüm. Ürünlerimi Amerika’da satmaya karar verdim. Önce ortak şirket kurduk, peşinden nişanlandık; sonra evlendik. Halen evliyiz. Şirketin başına o geçti. O toptan işini idare ediyor, ben perakende işini idare ediyorum şu anda. Son derece başarılı götürüyor işi.

© gürhan jewellery

Amerika’daki müşteri profilinizle ilgili bilgi verebilir misiniz?
Amerika’da işimiz toptan dağıtım. Oldukça büyük firmalarla çalışıyoruz: Neiman Marcus, Saks Fifth Avenue, Bloomingdales, Northstorms, birçok mağazası olan firmalar. Bir de butiklerle çalışıyoruz. Aşağı yukarı toplamda 260 mağaza Amerika’da çalıştığımız, üç mağazamız da Kanada’da var. Zannediyorum Karayipler’de de bir iki müşterimiz var. Amerika’nın kıta olarak pek dışına çıkmadık.

© gürhan jewellery
Ürünlerinizin çok sayıda ünlü fanatiği var. Reklam yapsınlar diye ürün  verdiğiniz oluyor mu?
Angelina Jolie, Jennifer Lopez, Jennifer Aniston, Hillary Clinton, Sandra Bullock, Deborah Messing, Faith Hill, Gven Stefanie ürünlerimizi kullanan ünlülerden. Yaptıkları çekimlerde ya da oynadıkları dizi film ya da şovlarda da takıyorlar mücevherlerimizi. Sanırsın ki reklam yapıyoruz. Halbuki değil. Gitmiş almışlar bir bayiden, bizim haberimiz bile yok. Angelina Jolie, bir mücevher dergisinin kapağına çıktığında bizim ürünlerimizi takıyordu. Gittim araştırdım ve öğrendim ki kendisine aitmiş.ä

İstanbul’la olan bağınızı hiç koparmadınız mı Amerika’da?
Hayır, İstanbul’da kurdum imalathaneyi, her şey burada. Dediğim gibi nasıl çalışılacağını ben kendim öğrendim
öncelikle. Ardından yanıma dört kişi aldım. Onlarla devamını öğrendik. Hiçbiri kuyumculuktan gelmiyordu. Bu ekiple devam ettim.

© gürhan jewellery
Hedefiniz ne peki?  Basel’de 11 yıl denediniz ama Avrupa pazarı ile ilgilenmiyorsunuz. Peki, bizim Günaydoğumuz, Doğumuz? Arap Yarımadası yani?
Orası biraz enteresan bir dünya. Arap yarımadası ve Çin. Saf altın orada para yerine geçiyor ve gramla alınıp satılan bir emtia. Şimdi yeni bir projem var. Tamamen yeni bir çizgide bir mal üreteceğim. Henüz karar vermedik;Gürhan ismi ile mi olacak ya da ilave bir şey mi ekleriz isme bilmiyorum ama dünyanın diğer taraflarında da satabileceğim mallar üretmeye başlayacağım. Bu yılın ortalarında ilk parti ortaya çıkacak, şu anda bunun üzerine çalışıyorum. Las Vegas’taki fuara da bu tur malları tanıtacağız.

 

Couture Show’a?
Evet, Couture Show’a. Bizim iki şovumuz var: Biri Couture/Las Vegas diğeri Centurion/Arizona senenin ilk şovu.
Şimdi ona hazırlanıyoruz. Dünyaya açılmak her zaman aklımızda. Ürünlerimiz çok niş. Çok özel koleksiyoncularımız var. Zaten sıkıntılı günlerde onlar yaşattı bizi. Çünkü ne yaparsak onların içinden bir şeyleri
seçip koleksiyonlarına katıyorlar. Ben bazı imza günlerinde imzalayayım diye getiriyorlar. Yalanım yok bir keresinde bir koleksiyoncu 220 parçanın olduğu bir valizle gelmişti.

Peki siz nasıl bir koleksiyonersiniz? Var mı bir koleksiyonunuz?
Tabii, ki var. Ben antika parçalar topluyorum. Bir de biz eşim Fiona ile birlikte çok geziyoruz. Her gittiğim yerden bir şeyler topluyorum yani. Hiç unutmuyorum bir bit pazarından artık tamamen erimiş demir bir yüzük almıştık . Onu açtık, üstünde Zeus’un oturmuş şekli çıktı. Bizim intaglio dediğimiz mühim taşlardan. Mesela o hala durur bir köşede. O taş benim için çok kıymetlidir. Paralar ile başladım ilk koleksiyonuma. Ondan sonra mısır skarapları ile devam ettik. Japon satsuma 16. yüzyıl antika parçalarım var. Her sezon bir tane ekledim. Bu sezonda Papa madalyonlarını kolyeye çevirdim. 19. yüzyıl İtalyan mikro mozaiklerim var, Lava-Cameo lar var. Saat kadranları toplarım, onları da mücevhere çevirmeye başladım. Bir taraftan topluyorum bir taraftan satıyorum.

Gürhan© gürhan jewellery

11 Eylül’den sonra iş hacminizde bir değişiklik oldu mu?
Çok kısa bir süre etkiledi. Belki altı ay kadar, hepsi o. New York çok kozmopolit bir şehir, Amerika’dan ayrı. Biz
memleket olarak görüyoruz orayı. Açık konuşmak gerekirse ben de kendimi New Yorklu olarak hissetmeye başladım. Yerleştim, ruhen yerleştim. Türk mücevhercilerinden Sevan Bıçakçı örneğin Couture Show a yıllardır katılıyor. Katıldığında da ödüller alıyor. Bu sayı daha çok artmadı sanıyorum. Birkaç kişi ile sınırlı. Var aslında. Arman diye bir arkadaşımız var o yerleşik orada. Gayet iyi işler çıkartıyor. Son Couture’de Pınar Öner vardı.
Amerika’da mücevherle uğraşan insanlar rekabetleri olmasına rağmen diğer endüstrilere göre birbirlerine çok bağlıdırlar, birbirlerini çok kollarlar. Benim çok hoşuma giden bir endüstri, mücevher endüstrisi.

İstanbul’u sizin bir markanız olarak ele alsaydık, bu markayı Amerika’ya nasıl pazarlardınız?
Amerika’dakilere hep söylediğim bir söz var. İstanbul’u görmediyseniz çok yazık ediyorsunuz kendinize… İstanbul marka olarak kendini çok güzel pazarlar. Yani İstanbul’u pisletme, yeter. İstanbul’u görüp de hayran olmayan hiç bir kimse tanımadım. Rahat bıraksalar İstanbul’u, uçar İstanbul. Ama sürekli bir takım tersine olay ve reklamasyonla işi zora sokuyorlar. Yoksa İstanbul’u pazarlamaktan kolay bir şey yok. İstanbul dünyanın en güzel canlı şehri, herkes biliyor bunu.

Bildquellen

  • gürhan jewellery: gürhan jewellery
  • Schmuck_1: gürhan jewellery
  • room: gürhan jewellery
  • schmuck_3: gürhan jewellery
  • Schmuck_2: gürhan jewellery
Share.

Comments are closed.