Güneşli bir Paris sabahında geniş yollarda Fransız şarkılarıyla akan bir trafik e ilerliyoruz. Sağımız solumuz tarih kokuyor. Bulutlardan kafamızı indirdiğimizde Seine nehrindeki teknelerle, teknelerden kafamızı çevirdiğimizde tüm ihtişamıyla Eiffel Kulesi’yle göz göze geliyoruz. Hayranlıkla pencereden etrafımızı inceliyoruz: kıpkırmızı Moulen Rouge, şehrin ortasındaki kapı Zafer Takı, Quasimado’nun Notre Dame Katedrali, ünlü Şanzelize Caddesi, alabildiğine büyük Concorde Meydanı… Ama hedefimiz ouvre Müzesi!

Güçlü Louvre

12. yüzyılda Viking akınlarına karşı Kral Philippe Auguste’un yaptırdığı bu büyük ve ihtişamlı yapı daha sonra kraliyet sarayı olmuş. Adının kökeni hakkında iki görüş var. Biri Kurt (latince lupus) avcılarının av köşkü anlamına gelen “louverie” kelimesinden türediğini söylüyor. Son dönemde ortaya çıkan bir diğer görüş ise İngilizce’de müstahkem anlamına gelen “lower” kelimesinden geldiğini söylüyor. Napolyon III zamanında yapı yeniden biçimlendirilmiş ve “Fransız Devrimi’nden sonra ülkenin ilk devlet müzesi olmuş. 1871’de geçirdiği yangından sonra 1932’de son halini almış. Louvre, günümüzde 35 bin sanat eseri ve 380 binden fazla objenin sergilendiği dünyanın en gözde müzelerinden biri. Richeliu – Sağ Kanat, Denon – Sol Kanat ve Sully – Orta Kanat isimli üç kanada ayrılan müze sekiz bölümden oluşuyor: “Eski Mısır Medeniyeti”, “Yunan, Etrüsk ve Roma”, “Eski Yakın Doğu Sanat Eserleri”, “İslam Sanatı”, “Dekoratif Sanatlar“, “Heykeller”, “Tablolar”, “Baskılar ve Çizimler”.

Louvre’a Giriş

Paris’te bulunduğumuz diğer günlerde Louvre Müzesi’nin önünden birkaç kez geçtik. Doğrusu gözümüzü bir hayli korkuttu, hatta bir ara konuştuğunu bile iddia edebilirim; “beni asla bir günde bitiremeyeceksiniz.“

Haklıydı…

Louvre Müzesi için bir günümüz vardı ve bir plan dahilinde hareket etmezsek görmemiz gereken en önemli eserleri göremezdik. Araştırmamızı yaptık ve Louvre Müzesi’ne doğru yollandık. Bizi cam bir piramit karşıladı, Louvre’u geliştirmek için inşa edilen ve 1989 yılında tamamlanan bu piramidi Fransızlar, müzenin asaletini bozduğu gerekçesiyle pek sevmiyormuş. Ana girişte bulunan piramidin önündeki sırayı beklememek için bir başka kapıdan müzeye giriş yaptık.

Etkileyici Antik Dönem Karşımızda

İçeriye girdiğimizde ” İstiklal Caddesi” kalabalığıyla karşılaştık. Müze planımız eşliğinde adeta bir güruh halinde akarak ilk durağımız olan Semadirekli Nike’a vardık. Gördüğümüzde nefesimizin kesildiğini itiraf edebilirim. Helen Dönemi’nin en güzel örneklerinden olan bu heykelin parçaları 1863 yılında Ege Denizi’ndeki Semadirek Adası’nda keşfedilmiş.

Tüm parçaları bulunamadığı için başsız ve kolsuz olarak 1894‘ten bu yana Louvre’da sergilenmekteymiş. Eserin sanatçısı hakkında bilgi bulunmamakla beraber bir Yunan deniz zaferi sonrasında Rodoslu bir heykeltıraş tarafından yapıldığı ileri sürülüyor. Heykelin elbise detaylarını incelediğimizde hayranlığımız kat be kat artıyor. Hele kanatları, geceleri müzeden çıkıp Paris’in semalarında uçtuğunu ve sabahları yuvasına geri döndüğünü hayal ettiriyor. Louvre’un bir diğer gözde kadını “Venüs” nam-ı diğer aşk ilahesi Afrodit heykeli de Antik Yunan Bölümü’nde. M.Ö. 130 ile 100 senelerinde yapıldığı düşünülen ve 19. Yüzyılda Milos Adası’ndan müzeye getirilen tanrıça onu izleyen meraklı gözlere aşk aşılamaya devam ediyordur belki, kim bilir…

Mona Lisa’ya ulaşmak

Louvre Museum - Mona Lisa

Louvre Museum – Mona Lisa

Antik Yunan Bölümü’yle vedalaştıktan sonraki hedefimiz yoğun ziyaretçi akınına uğrayan ve buna sevinmekle sevinmemek arasında kalan Leonardo da Vinci’nin nazlı, ironik “Mona Lisa”sı… Arkasına takıldığımız bir Japon turist grubunun sayesinde tabloya ulaşıyoruz. İşte, zorunlu kalabalık misafir ağırlayan ev sahibesi ifadesi ile Mona Lisa karşımızda…

Bir süre durup Mona Lisa’yla bakışıyoruz; bir zamanlar da Vinci, fırçasına sürdüğü boyalarla, boş bir tuvale sırları çözülemeyen bu kadını resmetmiş. Bunu düşünmek bile heyecanlandırıyor bizi… Resimdeki kadının kim olduğu konusunda söylentiler dışında bilgi yok. Tek başına duran Mona Lisa’ya arkamızı döndüğümüzde bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Louvre Müzesi’nin en büyük tablosu olan “Cana’da Düğün” Mona Lisa‘ya yarenlik ediyor adeta. Paolo Veronese bu tabloyu 1563’te yapmış, konusunu İncil’de geçen İsa’nın ilk mucizesinden almış. İsa, şarabın bittiği Celile’deki Cana köyündeki bir düğünde, küp küp suyu şaraba çeviriyor. Masada ise dönemin en önemli kralları ve kraliçeleri oturuyor, hatta Kanuni Sultan Süleyman bile orada. Bu büyük tablonun en sade görünenleri İsa ve Meryem Ana ise şölen masanın ortasında oturuyor.

Bir Kazanın Resmedilişi

Buradan beni çok etkileyen bir esere doğru yola çıkıyoruz, “Medusa’nın Salı”. Fransız romantizm akımının ikonlarından biri olarak kabul edilen bu resim Fransız ressam Théodore Géricault tarafından 1819 yılında yapılmış. Ressam, bu resme, döneminde gerçekleşen bir deniz kazasından etkilenerek, kurtulanlardan birinin anlattıklarından aldığı ilhamla başlar. Resmin ifadesini güçlendirebilmek içinse, morgda kazada ölmüş insanları yüzlerini inceleyip öyle resmeder.

Napolyon’un Taç Giyme Töreni ve Horas Kardeşlerin Yemini

Jacques-Louis David’in 1807’de yaptığı tablo, Napolyon’un 1804’te Notre Dame Katedrali’ndeki taç giyme törenini anlatıyor. Louvre Müzesi’nin içindeki devinimlerimiz esnasında sıra bu tabloya gelmeden önce etrafında bir hayli dolandık, dolanırken de gözümüz hep bu tabloya takıldı. Notlarımıza şöyle bir bakıp tablonun önüne geldiğimizde “hah” dedik “burada bir olay vardı zaten, tahmin etmeliydik.“

Tablonun entrikası bol: Napolyon taç takma töreni için Papa’yı Paris’e çağırmış, ancak olması gerekenin aksine, tacı Papa’ya taktırmayıp kendi kendine takmış. Böylece devletin kiliseye karşı gücünü ortaya koymuş. Tabloda ise otoriterliği vurgulanmasın diye, kendisini eşine taç takarken resmettirmiş. Napolyon’dan icazet alarak hemen yan odada yine Jacques- Louis David tarafından 1784 yılında yapılan “Horas Kardeşlerin Yemini” ile buluşuyoruz. Resimde, üç erkek kardeşin Roma’ya bağlılıklarını dile getirmek için savaşa gidiş yeminini, buna destek veren babalarını ve ailenin üzülen kadınlarını görüyoruz. Vatanseverlik temasını işleyen bu tablo, neoklasizm akımının öncülerinden olmuş.

Özgürlük Halka Yol Gösteriyor

Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen bu yağlı boya tablo, Eugene Delacroix tarafından 1830 senesinde, Kral 10. Charles’ın devrilişine yol açan üç günlük halk ayaklanmasının ardından yapılmış. Resimde, özgürlüğü simgeleyen bir kadın, bir elinde Fransız bayrağı, diğer elindeyse tüfek taşıyarak yürüyor ve peşindeki devrimcilere öncülük ediyor. Tüm dünyada Fransız Devrimi’nin simgesi kabul edilen bu tablo, modern resim sanatının ilk politik çalışması olarak biliniyor.

Hammurabi Kanunları

Okul yıllarımızda sürekli duyduğumuz, günlük hayatımızda esprilere konu olan, bu maddeleri zamanında yazdıran Babil İmparatorluğu Kralı Hammurabi ve reformist kanunları… Babil Kralı Hammurabi’ye ait kanunların yazılı olduğu bu objenin, Eski Yakın Doğu Sanat Eserleri Bölümü’ndeki en özel eser olduğu söyleniyor. Bugün Mezopotamya uygarlığının simgesi sayılan bu yazıt, MÖ 1760 civarında Mezopotamya’da ortaya çıkan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunlarından biriymiş ve 1901’de Arkeolog Jean Vincent Scheil tarafından 1901’de İran’da bulunup Fransa’ya taşınmış. Çivi yazısıyla yazılmış olan kanunlar tam 282 maddeden oluşuyor.

Eski Mısır Medeniyeti

Eski Mısır Medeniyeti bölümünde Mısır’a gitmiş kadar oluyoruz. Bu bölümde yok yok; Antik Mısır, Orta Krallık, Yeni Krallık, Kıpti, Roma ve Bizans dönemlerinden pek çok yazıt, resim ve eşya, hiyeroglifle , mezar taşları, mumyalar, sfenksler… Nil Uygarlığı’nın M.Ö. 4000’den, 4. yüzyıla kadar yaptığı eserlerin de dâhil olduğu bu bölümde, 50 binden fazla eser sergileniyor.

Tatlı Son

Louvre Museum - la victoire de samothrace

Louvre Museum – la victoire de samothrace

Anlatmakla bitmez daha bir çok eser var Louvre’de: Michelangelo’nun 1513-1516’da yaptığı “Ölmekte Olan Köle” ve “İsyancı Köle” heykeli; Antonio Canova’nın ünlü “Eros and Psyche” heykeli, Fragonard, Rembrandt, Albrecht Dürer, Johannes Vermeer, Eugène Delacroix, Rubens, Titian, Poussin ve David gibi sanatçıların bir çok eseri; Baron Edmond de Rothschild’ın 40.000’den fazla oyma resmi, yaklaşık 3000 çizim ve 500 resimli kitaptan oluşan koleksiyonu; Asur Kralı II. Sargon’un sarayının giriş kapısındaki dört metre yüksekliğinde, insan başlı, kanatlı öküz heykeli ve tabii ki bir zamanlar Napolyon’un yaşadığı odalar, odalarda büyük avizeler, uzun yemek masaları ve şahsi yatak odası… Tabii ki bitmesini istemediğimiz bu güzel gezi bir yerden sonra yerini yorgunluğa bırakıyor, ayaklarımız ağrıyor, midemiz gurulduyor, gözlerimiz bulanık görmeye başlıyor; demek ki gitme zamanı gelmiş. Müzenin hediyelik eşya bölümüne uğrayıp hayran olduğumuz ne varsa minik kopyalarını toplayıp binadan çıkıyoruz. Giderken dönüp son bir bakış atıyoruz Louvre’a, bir de el sallıyoruz… Hafızalarımıza kazınan anlar ve fotoğraflarla otelimize dönüyoruz.

Bilder: www.louvre.fr

Share.

Leave A Reply